Salvador Dalí 11 Mayıs 1904′de Figueras’ın (İspanya’nın Kuzeyinde Pirienelere yakın bir kasaba) bir köyünde doğdu. 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti. 1973 de şöyle yazacaktı:
‘Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu.. Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.’
Ona koydukları isim; ölmüş kardeşinin ismiyle aynıydı: Salvador. Ressam bu kardeşine ikiz kadar benziyordu. Anne babasının yatak odasında Velazquez’in Çarmıhta İsa resmiyle birlikte asılı olan kardeşinin resminin yaşayan bir aynasıydı. Böylece Salvador Dalí bir küçük despota dönüştü. Ailesinin dikkatini çekmek için yaptığı histeri krizleri, teatral hareketler alışılagelmiş şeylerdi. Uzun süre, onu fetheden kızkardeşi Ana Maria’nın doğumu bile onu düzeltmeye yetmedi. Aksine zaman geçtikçe farklılığını ifade etme isteği daha dayanılmaz hale geliyordu.
Hasta çocuk; 10 yaşında yaptığı ilk self-portresinin ismiydi. Bir süre sonra ilk resim kursuna başladı. Öğretmeni Juan Núñez iyi bir ressamdı; ondan karakalem çalışmayı öğrendi. Daha sonra Catalan (İspanyanın Kuzey doğusunda yaşayan Catalanca adında farklı bir dil konuşan insanlara verilen isim) empresyonist ve realistlerini tanıdı. Daha sonra Kübizm ve Juan Gris’i keşfetti.
20′li yılların başında Madrid San Fernando Akademisine başladı. Ancak anarşist hareketleri nedeniyle okuldan atıldı ve bir süre Girona’da tutuklu kaldı. (1923) Daha sonra tekrar okula kabul edilse bile 1926′da tamamen atıldı. Bunu takip eden yıl Paris’te Picasso’yla tanıştı. 10 yıl sonra Londra’da Stefan Zweig onu Sigmund Freud’a tanıttı. 1923′te Madrid’de Luis Buñuel ve García Lorca ile tanıştı.
Dalí böylece değişti. Görünümüyle de. Başlangıçta ki uzun saçları; ağzından hiç düşmeyen piposu daha sonra kısacık biryantinli saçlı spor kıyafetli asık suratlı birine dönüştü. Günlük yaşamı; entelektüel bir söylemin ve lüks bir yaşamın çevresinde dönüyordu. Buñuel’le ‘Bir Endülüs Köpeği’ filmini sahneye konmasına yardımcı oldu. Ama. Buñuel.’i dinsizlikle suçlayarak ikinci bir filmden uzak durdu. Buna karşın García Lorca’yla çok yakın bir arkadaşlığı oldu. 1925-36 yılları arasında uyumlu bir dostlukları oldu. Kadınlar pek ilgisini çekmiyordu. Onlar �sadece erotik fantezileri için gerekli�ydiler.
Dali�nin fikrini değiştiren olay 1926�da Gala�yla tanışmasıyla gerçekleşti. Gala; bir Rus avukatın kızı ve sürrealist şair Paul Eduard’ın eşiydi. Onu ilk defa Cadaquez’de Akdeniz’in Catalan kıyısında Hotel Miramar’ın karşı terasında gördüğünde eşiyle beraberdi. Ertesi gün saat 11′de plajda buluşmak üzere sözleştiler. Dali bu olayı tamamen sembolik bir biçimde hazırlamaya karar verdi.
Soyundu. Elbiselerini, göğüs uçlarını, kıllarını, göbek deliğini ve esmerleşen tenini gösterecek şekilde kesti, katladı. Boynuna inci bir kolye, kulağına bir kırmızı bir sardunya taktı. Traş olurken yaralanmasından esinlenerek kendi kanını süründü. Bunu balık kuyruğu, keçi gübresi ve yağla karıştırdı. Ama pencereden Gala’yı, özellikle de çıplak bronzlaşmış sırtını görünce, bu ölümcül ritüele son vererek üzerindeki partallığı ve bu vebalı tutkuyu soyunmaya karar verdi. Birkaç ay sonra tamamen aşık olarak birlikte yaşamaya başlayacaklardı. Ve o andan itibaren Gala; Dali için bir aşık, bir arkadaş, esin perisi ve model (ilk defa profilden Gran Mastrubador’da gözükür), danışman ve herşeyin ilersinde varlığının yöneticisi olacaktır. Port Lligat’de hayatlarının evlerini kurdular.
İlk önce İspanya İç Savaşı�ndan daha sonra Dünya Savaşından kaçmak için tüm dünyayı gezdiler. Dali şöyle açıklar düşüncesini: ‘Her zaman anarşist ve aynı zamanda da monarşisttim. Her zaman burjuvaziye karşıydım ve hala da öyleyim. Gerçek kültürel devrim monarşist prensiplerin restoresiyle mümkündür.’
Ama 1934′te beş yıllık aktif bir işbirliğinden sonra artık eski sürrealist arkadaşlarından ayrılmış ve küçük burjuvaya dönüşmekle suçlanır olmuştu. Çünkü politikadan kaçıyordu: ‘Beni ne marksizm bir parça bile ilgilendirmiyordu. Politika bir kansere benziyordu.’ Newyork’a yerleşti, ama arada sırada geri dönüyordu. Örneğin faşistler arkadaşı Garcia Lorca’yı öldürdükten ya da Nazilerin istilasından sonra. Mamafi, Kuzey Amerikalılar tarafından aranılan, sevilen, iyi ücret ödenen biriydi.
1966′da Newyork modern sanatlar müzesinde 1966′de ona bir retrospektif adadılar. Beuborg’daki bir diğer sergi için 1979′a kadar beklemesi gerekti. 3 sene sonra 1982′de Gala öldü. O zamandan sonra nerdeyse resim yapmayı bıraktı. Dali , Gala’nın mezarının olduğu Pubol’e yerleşti ve son eserlerini verdi.
Bütün akımları tanıyıp; olası bütün etkilerden geçtikten; tüm çılgınlığıyla o devasa eseri ‘Babil Kulesi’ni oluşturduktan sonra; Salvador Dali sanatı boyunca uzayıp giden bir ipi farketti. Bu ip görünmez bir şekilde daha Breton’la bile değilken gerçekleştirdiği ilk sürrealist eseriyle, gerçek anlamdaki sürrealist eserlerini birbirine bağlıyordu.
Freud’un içten ve ve fanatik olarak tanımladığı, Dali’nin gözleri; hep büyüleyici bir dünyayı keşfediyordu. Dali hiçbir zaman taptığı esin perisi Gala’dan ayrılmadı, eve kendine duyduğu ihtiyaçtan daha fazla bir ihtiyaçla ona bağlıydı.
Pubol Şatosundaki yangından kurtulduktan sonra; 23 Şubat 1989′da Figueras hastanesinde, 84 yaşında öldü. Cesedi ilaçlandı; ve Figueras’daki müzesine hakim olan dev kubbenin altına gömüldü.
kimkimdir.gen.tr
===========================================
Claude Monet: Işığın mızmız ressamı
“Vanilla Sky / Vanilya Gökyüzü”nü seyrettiniz mi? Hani şu Tom Cruise’un trafik kazası geçirip bir hilkat garibesine dönüştüğü film. İşte o filme adını veren “Vanilya Gökyüzü” tanımı, Monet resimlerindeki gökyüzü rengi. Filmde Tom Cruise’un kendine pek mutlu olacağı bir sanal hayat hazırladığı ortaya çıkıyordu. İşte Monet’nin resimlerindeki manzaralar da böyle sanal / rüyada bir hayattan görüntüler veriyor. Monet, doğal görüntüleri, kendine özgü renk ve fırça darbeleriyle bir rüyadan hatırladıklarımız haline getiriyor.
Monet’ nin resimlerine yakından bakıldığında ilk algılanan şey bir fırça darbeleri curcunası, ama uzaklaştığınızda bu darbelerin içinden nilüferleri, saman yığınlarını, katedralleri veya kayalara vuran dalgaları seçebiliyorsunuz.
Tabii bu sadece Monet resimlerinin bir özelliği değil. Onun ve birkaç dönemdaşının başlattığı izlenimcilik (empresyonizm) akımının genel özelliği. İzlenimcilik pek demokratik bir akım. Fikirlerin, reçetelerin, renklerin paylaşımı üzerine kurulmuş. Hatta bir takım resimleri bir kaç ressam beraber yapmışlar. 19′uncu yüzyıl sonu 20′nci yüzyıl başlarında, Fransız ressamlar tarafından başlatılmış. Önce bir grup sanatçı tarafından uygulanan teknik ve yaklaşımlara verilen bir isimken, daha sonra hareket bütün görsel sanatlara hatta müziğe de sıçramış. (örneğin Mussorgski ile)
Monet’den sözetmeye devam edelim. “Resimlerim ve çiçeklerim dışında hiçbirşey beni ilgilendirmiyor” dediği rivayet ediliyor. Etrafındakilere karşı ilgisiz. Sevgililerini, karısını, çocuklarını sürekli ihmal etmiş, hatta bazen beş parasız bırakıp, çekip bir yerlere kaçmış.
Resim sözkonusu olduğunda kendisine karşı çok acımasız. Hatta ünlü olduğu dönemde “ne bu kardeşim, ne biçim resim bunlar” diyerek üzerine saldıran sanat eleştirmenlerinden bile daha acımasız. “Haklılar, resimlerim beş para etmez” dediği biliniyor.
Bütün “sanatçı hayatı” anlatan filmlerde kaçınılmaz bir sahne vardır. Sanatçı birdenbire yaptığı herşeyden nefret eder ve geçirdiği buhran sonucu eserlerini yakıp yıkmaya başlar. İşte Monet sanki hep bu sahnelerde yaşamış. 78 yaşına kadar devamlı sinir krizleri geçirmiş, birçok resmini yakmış, parçalamış. Yaptığı şeylerden hiç bir zaman memnun kalmamış. Ve etrafındaki herkese bu yüzden ne kadar büyük acılar içinde olduğunu anlatıp durmuş. Doğrusu, aynı dönemin aynı saygınlıktaki ve aynı zorlukları yaşayan ressamlarına göre çok daha mızmız imiş…
14 Kasım 1840′da Paris’te doğmuş olmasına rağmen, çocukluktaki ve ergenlikteki tüm izlenimleri ailesinin 1845 yılında taşındığı Le Havre ile bağlantılı. Gençlik yıllarında çizdiği karikatür portreleri, o sıralar Eugène Boudin’in de çalışmakta olduğu resim gereçleri dükkanında sergilenmeye başlamış. Zaman içinde Boudin tarafından açık havada çalışmaya ikna edilmiş ve bir süre sonra manzara resimleri çalışmaya başlamış. Bir ressam olma isteğine karşı çıkmayan ailesiyle, akademik sanata karşı eleştirileri ve düzgün bir okula girmeyi reddetmesi sebebiyle sık sık tartışmak zorunda kalmış. Askerliğini tamamladıktan sonra başladığı Académie Suisse’te Pissarro ve Cézanne ile tanışmış. Daha sonra girdiği Atelier Gleyre’de ise Bazille, Renoir ve Sisley ile yakınlaşmış. 1860′lar civarında, Emile Zola ve Adouard Manet’nin de sıkça uğradığı Café Guerbois’yı mesken tutmuş. Monet’nin mesleki açıdan dönüm noktası, Renoir ile birlikte yaptıkları Bougival’deki La Grenouillere isimli yüzer bir restoranın resmi ile gerçekleşmiş. Resimde kullandıkları ve yeni bir sanatsal hareketin başlangıcı olan tarz, çok sonraları izlenimcilik olarak adlandırılmış.
Monet 1870’te, oğulları Jean ve Michael’ın annesi, modeli Camille Doncieux ile evlenmiş. Camille, Monet’nin birçok tablosunda modellik yapmış. The Walkers, Women in the Garden (dördü de Camille’dir), The Walk. Lady with a Parasol, La Japonaise bunlardan bazılarıdır. Monet’in eserlerinde ölümsüzleşmenin bedelini ise kocası tarafından sürekli ihmal edilerek ödemiş. 1874’te bazı anlaşmazlıklar yüzünden, Monet ve arkadaşları kendi eserlerini ilk defa kendileri sergilemeye başlamışlar. Bu sergideki eserlerinden biri izlenimciliğe adını vermiş: Impression: Sunrise (İzlenim: Gündoğuşu). Sonraki yıllarda, izlenimcilik açısından çok parlak yıllar olmasına ve Monet’nin de La Gare Saint-Lazare ve Rue Saint-Denis gibi en büyük eserlerinden bazılarını yapmasına karşın alıcı bulamadığı için çok yoksul yıllar olmuş. Bu yüzden 1873’ten 1883’e kadar yaşayacak daha ucuz yerler aramak üzere sürekli taşınmak zorunda kalan Monet, 1880’lerin sonlarına doğru eserlerinin hem halk hem de eleştirmenler tarafından beğeni toplaması sayesinde, şöhret ve paraya kavuşmuş. Bu dönemlerde, sanatçı seriler halinde manzara resimleri üretmeye başlamış: The Rocks of Belle-Ile (1886), Cliffs at Belle-Ile (1886), Poplars on the Bank of the River Epte (1890), Poplars on the Banks of the Epte (1891), Poplars on the Bank of the River Epte (1891).
Manzara resimlerinde, Monet için en önemli faktör ışık olmuş. Sürekli, geçmekte olan bir anı yakalamaya çalışan sanatçı, aynı konuyu farklı ışık koşullarında ve günün farklı zamanlarında tekrar tekrar ele almış. Böylece, aynı konunun farklı ışıklandırmalı ve farklı renkli versiyonlarından oluşan seriler ortaya çıkmış.
1890 yılında Giverny’de bir ev satın alan Monet, 2 sene boyunca saman balyalarını aynı teknikle resmetmeye başlamış. Güneşli, puslu, sisle ve karlı havalarda aynı balyaları resmetmiş: Haystack, Snow Effects, Morning (1890), Haystack. End of the Summer. Morning. (1891), Haystack at the Sunset near Giverny (1891)
Monet 1899’da nilüferler konusuna başlamış: The White Water Lilies (1899), The Japanese Bridge (1899), Water-Lilies (1914), Water-Lilies (1917).
Son yıllarında, yavaş yavaş görüşünü azaltan katarakt, o dönem yaptığı resimleri de etkilemiş. İzlenimci akımın öncüsü Monet 1927 yılında hayata veda etmiş.
istegenc.com.tr/
==========================================
Vincent Van Gogh (1853 – 1890)
Van Gogh yalnız on sene içinde sekiz yüzden fazla tablo, desen ve kroki yaparak büyük bir sanatsal üretimde bulunmuştur. Son derecede kişisel bir üslup taşıyan, fırça darbelerinin belli olduğu çok canlı renklerle boyanmış, boyanın kalın bir tabaka oluşturduğu tabloları, zamanında pek tanınmamıştı, ama sonraki kuşakları, özellikle de fovlar ile dışavurumcuları büyük ölçüde etkiledi.
Vincent Van Gogh 30 Mart 1853?te Zundert?e (Hollanda), bir Protestan papazın oğlu olarak dünyaya geldi. İyi bir genel eğitim aldıktan sonra 1869?da, Lahey?de sanat tüccarı Goupil?in yanında çalışmaya başladı. 1873?te, kendisinden dört yaş küçük olan kardeşi Théo da Goupil?in Brüksel?deki bir şubesine girdi; aynı günlerde Van Gogh da şirketin Londra?daki şubesine atandı. Van Gogh ölünceye kadar kardeşiyle mektuplaştı. Belli bir yerde durmayan, birçok ülke ve şehir değiştiren, ailesiyle sürekli bozuşup tartışan Van Gogh, sinirli ve çoşkulu bir karaktere sahipti; beklide buna bağlı olarak toplum dışına itilmiş kişlerle ilgilenmeye başladı ve vaiz oldu. Mons bölgesinde (Belçika) yer alan Borinage?daki küçük çocukları eğitmekle görevlendirildi. Onları öylesine büyük bir çoşkuyla eğitmeye çalıştıki sonunda hasta düştü. Böylesine asşırı bir çoşku göstermesi öbür kilise mensupları tarafından hoş karşılanmadı ve Van Gogh kısa bir süre sonra görevinden alındı.
Hollanda Yılları:
Geçirdiği bu deneyimin yanı sıra Dickens?ın, Dostoyevski?nin kitaplarından da büyük ölçüde etkilenen Van Gogh, yirmi altı yaşındayken ressam olmaya karar verdi. Artık gizemci arayışını sanat alanında sürdürecek, Millet?in köy yaşamını konu alan tablolarını kopya etmeye başlayacak ve akrabası olan ressam Anton Mauve?un öğütlerini dinleyecektir. Ne var ki Théo ile birlikte sanatçının tek desteği olan Anton Mauve, bir süre sonra, fazla tuhaf bulduğu Van Gogh?a sırt çevirdi. Vincent?ın sanat tüccarı olan bir amcası kendisine on iki Lahey manzarası ısmarladı. Van Gogh bunun üzerine resimlemeci (illüstratör) olmaya yöneldi. Nuenen?deki ana babasının yanına dönünce köy yaşantısından sahneler resmetti ve natürmortlar yaptı. Gündelik hayattaki nesneleri ışık-gölge karşıtlıklarıyla veren bu kompozisyonlarında XVII. yy. Hollanda ressamlarından (Rembrandt, Gerard Dou, Gabriel Metsu) esinlendi. 1885 yılının kışında, elli kadar köylü yüzü çizdi; bunlar sofrada bir yemek anını canlandıran daha iddialı bir kompozisyon için yaptığı etütlerdi. Yakınları ve çevresindekiler kendisine poz verdiler ve Van Gogh bütün gücüyle sefaleti, umutsuzluğu ve boyun eğmeyi anlatmaya çalışırken, bu özellikleri de şiddetli ışık ve gölge karşıtlıklarıyla daha yoğun hale getirdi. Nisan 1885?te, babasının ölümünden bir yıl sonra Van Gogh Patates Yiyenler adlı o büyük kompozisyonuna son fırçasını da vurdu. Ama köyün papazı, kilise mensuplarından ona artık poz vermemelerini istedi. Bunu üzerine sanatçı Nuenen?den ayrılarak Anvers?e gitti ve orada kendisi için son derecede önemli olan iki keşifde bulundu: bunlardan biri Güzel Sanatlar Müzesi?nde görüp hayran kaldığı Rubbens?in tablolarıydı, öbürüyse Doğunun ilgi çekici eşyalarını satan dükkanlarda gördüğü Japon estamplarıydı. Modele bakarak çalışmak için Güzel Sanatlar Akademisine kaydını yaptırdı; ama bu arada ticari amaçla portreler ve şehirden görüntüler çizmeyi de sürdürdü. Başarısız olması üzerine cesareti kırıldı ve 1 Mart 1886?da Paris?e hareket etti.
Paris?te Bohem Hayatı:
Vincent, Paris?te modern resmi tanıdı ve sanat piyasasında kendini kabul ettirebilmek için üslubunu değiştirmek gerektiğinin bilincine vardı. Kardeşiyle birlikte Montmartre?daki Lepic sokağında rahat bir daireye yerleşti. Paris?in büyük bulvarlarındaki tablo sarıcılarının vitrinleri önünde dolaşıp durdu; Julien Tanguy?un dükkânının müdavimi oldu ve hatta Japon estamplarını fon diye kullanarak Tanguy?nin bir portresini yaptı. Delacroix ile Puvis de Chavannes?ın resimlerine ve süslemelerine, Monticelli?nin kalın boya tabakasıyla gerçekleştirdiği, renkleri çok canlı natürmortlarına hayran kaldı. İzlenimcilik onu şaşırttı ama aynı zamanda aydınlık resmi bulmasını da sağladı. 1887 ilkbaharında, dostu Signac, onu açık havada çalışmak üzere Asniéres?e götürdü. Yeni izlenimciliğin etkisiyle, fırça darbeleri parçalara ayrıldı, paletleri aydınlandı. Van Gogh tablolarına artık saf renk dokunuşlarıyla belirginleşen ince gri nüansları katmaya başladı. Yakın banliyöden görünen birçok Paris manzarası yaptı; bu tablolarında, doğmuş olduğu ülkenin hiçte yabancı olmadığımız görüntülerini çağrıştıran Montmartre değirmenleri göze çarpıyordu. Kasım 1887?de Clichy yolundaki Grand Bouillon?da hem kendi eserlerini, hem de arkadaşları Émile Bernard, Louis Anquetin ve Toulouse-Lautrec?in eserlerini sergiledi. Ressam Cormon?un atölyesinde tanımış olduğu bu arkadaşları kendilerine ?Küçük Bulvarın İzlenimcileri? adını vermişlerdi. Van Gogh, Paris?te geçirdiği iki yıl içinde aşağı yukarı 220 tablo ve desen gerçekleştirdi: bunların arasında kendi portreleri, şehir manzaraları, çiçek resimleri, heykel ve Japon estampı kopyaları, meyve, ayakkabı ve kitap natürmortları (Paris Romanları) vardı. Hollanda dönemine ilişkin karanlık üslubu bıraktıktan sonra kalın bir boya tabakası sürdüğü palet bıçağın yanı sıra fırçada kullandı ve işlediği motiflere biçim veren dokunuşları görünür durumda bıraktı. Çoğunlukla ışıl ışıl parlayacak biçimde vurulan bu fırça darbeleri, işlenen konuya özel bir titreşim katıyordu. Van Gogh?un sanat anlayışı, sadece birkaç ay içinde tam anlamıyla değişmişti. Ama gerçek çalışma hırsı, gerekse Montmartre?ın zevk ve eğlence çevrelerine düşkünlüğü nedeniyle hem kafaca hem de bendence yorgun düştü. Şubat 1888?de, dinlemek ve daha yumuşak bir iklimde yaşamak için Fransa?nın güneyine gitmeye karar verdi.
Arles ve Saint-Rémy:
Ama Van Gogh çok geçmeden hayal kırıklığına uğradı: geldiği Arles Şehrinin dondurucu bir kışı vardı; ayrıca giyim kuşamını ihmal etmesi ve sert davranışlarıyla, bu şehirde ilgi yerine kuşku uyandırmıştı. Bütün geliri kardeşinden gelen para olan Vincent önce küçük evlerde kaldı, eylülde ?Sarı Ev? olarak adlandırılan evde kiraladığı dört odaya yerleşti. Çektiği maddi sıkıntılara rağmen sanatçı gelir gelmez işe başladı. İlkbaharla beraber kırsal bölgeler hayranlık uyandıran görüntülere bürünüyor, kiraz ağaçları çiçeklenerek Japonya?yı hatırlatan tablolar oluşturuyordu. Ressam, Arles kanalı köprüsü yakınlarında Portde-Bouc?ta oyalanıyor (L?Anglois Köprüsü), orada gezinenlerin, köprüden geçen yük arabalarının ve çalışan çamaşırcı kadınların resimlerini yapıyordu. Haziran başlarında Van Gogh, Saintes-Mariesde-la-Mer?de bir süre kaldı; sahile yerleşerek sürekli yenilenen bir manzarayı birkaç çizgiyle resmetmek istiyordu. Desen kağıtlarını kamış kalem kullanarak çini mürekkebiyle kaplıyor, kendi yaptığı perspektife uygun çerçeve sayesinde manzara ile ilgili çok kesin notlar alıyordu; böylelikle her öğe, tahtadan bir kasnağa yatay ve düşey olarak gerilmiş iplerin yarattığı kareli görüntü sayesinde kolayca yerine oturtulabiliyordu. Van Gogh daha sonra sahil manzaraları yapmak için atölyede yaptığı etütleri yenide ele aldı. Bu desenler, onun konuyu büyük deformasyona uğratmasına yol açan doğal içten gelen bir anlatıma egemen olmasını sağlıyordu. Arles?a yeniden döndüğünde, açık hava çalışmalarını sürdürdü, çini mürekkebiyle tarlada çalışanların resimlerini çizdi, daha sonra da bunları tablo haline getirdi.
Van Gogh, Gauguin ve mile Bernard ile Fransa?nın güneyinde (Midi) bir atölye, Pont-Aven?dakine benzer bir sanatçılar topluluğu kurmak istiyordu. Gauguin?e ithaf ettiği kendi portresini buna karşılık olarak ona, gönderdi. Gauguinde buna karşılık olarak ona, yüz çizgilerin iyice belirginleştirdiği ve bile bile Jean Valjean?a benzettiği bir tuval yolladı; tablonun adıysa Sefiller?di. Her iki sanatçı da birbiınin düşüncesini almadan kendilerini toplumun paryaları olarak: emsil etmişlerdi. Gauguin Arles?a gitmek üzer Pont-Aven?dan ayrıldı e 23 Ekim 1888?de Arles?a vardı. Ancak iki sanatçı, bir araya geldikten sonra, umdukları gibi pek öyle huzurlu bir hayat yaşayamadılar. Onları birbirine karşıt kılan şeyin ne olduğunu kısa sürede fark ettiler: zevkleri ve yaşama ritimleri. İlk günlerde Gauguin çalışma ve dinlenme günleri belirlemek istedi. İki ressam bazen yan yana aynı motifler üstünde (Alyscamps ?ların bahçesi, şehrin çevresindeki kırlar, gece kahvesi) çalışıyorlardı, ama Gauguin Arles?daki yaşama biçimini hiç beğenmiyordu. Sık sık kavga ediyorlardı. Böyle bir kavgadan sonra Vincent kulağını usturayla kesti ve kopan parçasını bir fahişeye hediye etti. Bunlar olup biterken Gauguin olay yerinde değildi; ama yine de tutuklandı. Serbest kalır kalmaz Tho?dan kardeşinin yanına gelmesini rica etti. Üç gün sonra 26 Aralık?ta iki adam birlikte Paris?e döndü. Vincent ise hastaneye yatırılmıştı. Düşünülenin tersine Van Gogh kısa zamanda kendine geldi. Atölyesine döndü, sargılı kulağını gösteren bir portresini yaptı. Ne var ki bu iyileşme geçiciydi. Kaygılar, sıkıntılar kısa sürede ressamın ruh sağlığını bozmuştu. Van Gogh şu- hatta yeniden hastaneye yatırıldı, sonra kendi isteğiyle Saint-Rmy yakınlarındaki Saint-Paul-de-Mausole?e yattı. Buranın müdürü atölye olarak kullanması için ressama bir oda verdi. Van Gogh, ya pencereden dışarıya bakarak ya da hastanenin bahçesinde çalıştı, bahçedeki çiçekleri, çınar ağaçlarının ve çeşmenin resmini yaptı. Bazen bir hastabakıcı eşliğinde hastane dışına çıkıyor, zeytin ağaçlarını ve selvileri, boyayı kalın tabakalar halinde kullanarak tablolarına aktarıyordu. Bu ağaçların kıvrımlı, dolambaçlı biçimleri, gökte döne döne ilerleyen korkunç bulutlarla uyum içindeydi. Bu tablolar ressamın acılarını, sıkıntılarını yansıtıyordu. Bundan sonra geçirdiği delilik krizleri 1889 Temmuz?unun ortalarından 1890 kışına kadar birbirini izledi ve çalışmalarını engelledi. Kısa süren yatışma dönemlerindeyse ressam Millet?in estamplarını kopya ediyordu. Bunlar röprodüksiyondan çok renkli gerçek birer eser niteliğindeydi.
Auvers-Sur-Oıse
Bir süre için sağlığına kavuşan sanatçı Auvers-sur-Oise?a hareket etti, bu arada Paris?e de uğradı. Orada, tuvallerinin Tho?nun dairesinde yığılı olduğunu gördü, bu ona çok acı verdi, çünkü tabloların satışı için Tho?ya güveniyordu; öte yandan bazı tuvallerinin de Peder Tanguy?nin evinde, bir ?tahtakurusu deliğinde? süründüğü de gözünden kaçmadı. Yalnızlığına ve hastalığına rağmen ressam hiçbir zaman kendini kabul ettireceği umudunu yitirmedi. Mayıs sonunda Auvers-sur Oise?da, küçük, gösterişsiz Sanit-Aubin oteline, sonra da Ravoux kahvesine yerleşti. Koleksiyoncu olan ve kendisine yakınlık gösteren Doktor Gachet tarafından tedavi edildi. Van Gogh onun iki kez portresini yaptı. Güzel yaz günlerinde kır manzaraları, buğday tarlalarını, saman yığınlarını konu aldığı tuvaller de yapıyordu. Bu kompozisyonlarda geleneksel olana bir dönüş vardır, ama yine de fırça darbeleri çok daha belirgindir ve bir yürek darlığı bir iç sıkıntısı kendini belli eder. Hayatını tehdit eden tehlike, tablolarında, buğday tarlaları üstünde uçuşan kargaların belirmesiyle açığa çıktı. Sanatçı ölümü böyle üzüntü verici bir manzara içinde seçti ve 27 Temmuz 1890?da göğsüne bir kurşun sıktı; iki gün sonra da öldü. Altı ay sonra Tho da öldü. İki kardeş Auvers-sur-Oise mezarlığında yan yana gömülmüşlerdir.
Au Ver S – Sur-Ol S E – Kilisesi
Van Gogh bu gotik kilisenin resmini yapmak için şövalesini meydanının alt kısmına yerleştirmiştir. Amacı çan kulesini ve mihrap bölümünü kompozisyonunun içine alabilmektir. Bu alttan görüş sayesinde yapının piramit biçimi iyice vurgulanmış olur. Seçtiği konuyu gerçekçi bir biçimde vermek kaygısı içinde olmayan ressam, mimari kütlelerin dengesi, eklemlenişleri ve yukarıya doğru yükselmeleri üstünde ısrarla durur. İsteyerek deforme ettiği deseni, biçimlerde bir dramatizasyona yol açar. Binaya bulutların mavi rengi vurur, vitraylarda küçük bir nüansla lacivert olarak belirir. Işık kilisenin çıkıntılı sivri köşelerine takılır, çatılardan uzun ve beyazımsı çizgiler halinde biçimleri çevreleyerek akar. Van Gogh yapmakta olduğu tablo ile ilgili olarak kız kardeşine yazdığı Haziran 1890 tarihli bir mektubunda şöyle der: ?[...] öyle bir etki ki, burada derin ve sade bir saf kobalt mavisi gök içinde bina morumsu görünüyor, vitraylı pencereler sanki lacivert lekeler gibi, çatı mor, bir bölümü de turuncu. Ön planda çiçekli küçük bir çimenlik ve üstüne güneş vurmuş pembe bir kumluk.? Tablonun birinci planı, tepesi aşağıda bir üçgen oluşturur; bu, kilisenin ters dönmüş biçimidir. Soldaki yolda ilerleyen köylü kadın bize kompozisyonun ölçeğini verir. Sanatçı ölümünden bir ay önce yapmış olduğu bu şaheseri, kendisini tedavi etmeye ve yatıştırmaya çalışan dostu Doktor Gachet?ye hediye etmiştir. Tablo günümüzde Paris?teki Orsay Müzesi?ndedir.
Kişisel Yaratıcılığı
?İçgüdünün, esinin, içten gelen dürtülerin, bilincin, çoğu insanın düşünemediği ölçüde iyi yol göstericiler olduğunu ileri sürüyorum? sözleriyle yücelten Van Gogh, eserlerini yaşadığı süre içinde değerlendiremeyen sanatseverlerin sınırlı dünyasını aşıyordu; ölümünden yüz yıl sonra eseri baş döndürecek bir yüceliğe erişecektir. Yalnızca mistisizmin alkole karşı açtığı savaşla nitelenen yazgısıyla değil, renklere simge gücü, hatta bir ?tedavi gücü? katan dehasıyla da evrenselleşecekti. Çağdaşlarınca barbar olarak nitelenen üslubu, yaşadığı dönemde çok az kişinin değerlendirebileceği uluslararası bir kültüre dayanıyordu. Rembrandt?ı, Rubens?i, Holbein?ı, İngiliz önRaffaellocuları, Barbizon Okulu?nu, Delacroix?yı, Millet?yi ve Hokusai?yi tanıyordu… Dürer?den en modern desencilere varıncaya kadar, gravürlere tutkulu bir hayranlık duyuyordu. Ayrıca Shakespeare?den Zola?ya tüm yazarları okumuş olan Hollandalı ressam, XX. yüzyıl sanatçılarını en çok etkileyen kişidir. Ne var ki Czanne?ın Sainte-Victoire Dağı?nı Yıldızlı Gece?yle karşılaştırdığımızda, ilkinin klasikçiliğe, ikincisininse baroka yaklaştığını, böylelikle de bu iki ressamı birbirinden ayıran mesafeyi görürüz. Yaptığı kendi portreleri, Van Gogh?un yaratıcı gücünün eseri olan manzaralarındaki gibi, arı rengi esas aldığını kanıtlar. Fransa?da, Almanya?da, Belçika?da ve bütün dünyada gençlik ona hayranlık duydu; bu hayranlık günümüzde de sürmektedir.
?Van Gogh?u Babamdan Çok Seviyorum?
Van Gogh, yaşadığı süre içinde bir tek tablosunu satabildi. Kırmızı Üzüm Bağı adlı bu tabloyu, dostu Eugéne Boch?un kız kardeşi olan Anna Boch satın almıştı. Yeni kuşağın, onun uzun süre belirli bir çevre içinde tanınan, bilinen sanatının resim alanına getirdiği dinamik ifade gücünü keşfetmesi ve yaptığı kendi portrelerine, modern resmin babası gözüyle, kendi aile resmi duvarda asılıymışçasına bakması için, ölümünün üzerinden 15 yıl geçmesi yetecektir. Daha 1892?de, kardeşi Tho?nun dul karısı Johanna, Amsterdam?da onun 100 kadar tablosunu ve desenini sergilemişti. Emile Bernard, Paris?te 1893?te Le Barc de Boutteville Galerisi?nde onun 16 tablosunu sergiledi. Almanya?da açılan sergilerde de bazı eserleri görüldü; ama Paris?te 1901?de Bernheim Galerisi?nde, 1905?teyse Dresden?deki Arnold Galerisi?nde ve Amsterdam?daki Stedelijk Museum?da (473 eser) açılan sergiler, Van Gogh ?un XX. yy sanatı üzerindeki görkemli etkisini perçinleyen sergiler oldu. Czanne, 1903?te L Bernard?ın ?Ga? ugin?lere ve Van Gogh?lara sırtını dönmesini? dilerken, Picasso gibi gençler, Hollandalının etkisiyle ?biçimin rengini, canlılığını? keşfediyorlardı.
Onun resme getirdiği büyük ritimden ve renk yoğunluğundan dışavurumculuğun öncülerinden Edvard Munch, Paris?te, 1888-1890?da; James Ensor, Yirmiler Derneği?nin Brüksel?de açtığı sergide esinlenme imkanını bulacaklardı; ama onun örneklerinden en çok yararlananlar Fransa?da fovist grup, Almanya?da Die Brücke (?Köprü?) grubu oldu. 1905?teki Sonbahar sergisinde ve onu izleyen yıllarda, fovizm akımından önceki fovistler olan Matisse?in, Derain?in, Vlaminck?in ve Hollandalı Van Dongen?in yaptığı tuvaller, Anversli ustaya görsel bir saygının ifadesi olarak kabul edilebilir. Dresden ?de 1907?de Die Brücke grubunu oluşturan sanatçılardan Kirchner?in, Schmidt-Rottluff?un, Pechstein?in vd?nin sergiledikleri resimlerdeki hırçın çizgilerden ve renk coşkusundan da aynı izlenim taşar. Hepsi, Vlaminck?in, Matisse ve Derain ile birlikte 1901?de açılan sergide Vincent?ın resmini keşfetmelerinden sonra, sergiden çıkarken yüksek sesle söylediği bir sözün etkisinde kalmışa benzerler: ?Van Gogh?u babamdan çok seviyorum.?
Tinsel Düşler ve Plastik Yenilik
Van Gogh, meslek yaşamının en çarpıcı dönemini Güney Fransa?da, Provence?da geçirdi; Cézanne da Provence?lıdır ve Fransızlar bu vesileden yararlanarak, bu bölgede geçirdiği günler Van Gogh?u ?Provence manzaralarının tuvale aktarılmasında Czanne (2) ile aynı çizgiye getirdi? gibi değerlendirmeler yapmaktan hoşlanırlar. Ve şöyle devam ederler: ?Vincent, büyüğü olan bu ustanın resimlerini Tanguy Baba?nın (Montmartre?da sanatçıların boyalarını aldığı satıcı) dükkanında sık sık görmüştü?. Oysa Vincent?nın güneye gidişindeki amaç başkaydı. Taşbaskılara düşkünlüğünün yarattığı düşsel bir Japonya. Arles?daki odasının duyarına astığı, kesik kulaklı, heyecan verici kendi portresinin (1) arkasında görülen Fuji-Yama taş- baskıları onu heyecanlandırıyordu. Saint-Remy?de yaptığı Yıldızlı Gece (3) adlı tablosu, Van Gogh?un tüm tinsel ve plastik araştırmalarının yoğunlaştığı tablodur.
Başlıca Eserleri
1885 Patates Yiyenler
1886 Çizmeler
1887 Sarı Kitaplar
(Paris Romanları)
Tanguy Baba?nın Portresi
1888 L?Anglois Köprüsü
Postacı Roulin Ayçiçekleri
Gece Kahvesi Vinc en t ? in
Arles?daki Odası
1889 Sarılı Kulağı ve Piposuyla Kendi Portresi
Akıl Hastanesinin Bahçesi
Yıldızlı Gece
Kendi Portresi
1890 Dr. Gachet?nin Portresi Kargalı Buğday Tarlaları